Öğretmen Telefonu Karıştırabilir mi? Sınıfın Kalbinden Bir Hikâye
Bu yazıyı, içimde günlerdir yankılanan bir hikâyeyi sizinle paylaşmak için yazıyorum. Belki siz de okurken kendi okul anılarınızın kokusu siner sayfalara; belki bir öğretmenin bakışı, belki bir öğrencinin titreyen avuçları gelir aklınıza. “Öğretmen telefonu karıştırabilir mi?” sorusu, bir yönetmelik maddesi olmaktan çıkıp duyguları, sınırları ve güveni yoklayan bir kapıya dönüşsün istiyorum. Buyurun, kapıyı birlikte açalım.
Bir Zil, İki Bakış: Mert ve Derya
Zil çaldığında sınıfta bir uğultu vardı. Arka sırada oturan Mert, telefonunu sıraların gölgesinde saklamaya çalışıyordu. Mert, aklı hep çözümlerde olan, stratejiye düşkün bir çocuktu; satrançta hamlesini üç taş sonrasına kurar, projelerde riskleri listeler, planını sessizce uygular. Ön sıralarda Derya vardı; gözleri empatiyle dolu, arkadaşlarının halinden hemen anlayan, ilişkilerin kıymetini bilen bir kız. Biri aklın haritasını çıkarıyor, diğeri kalbin ritmini tutuyordu.
O gün sınıfa yeni bir öğretmen girdi: ismimizde kalbimize yayılan bir sıcaklık bırakan Elif Hoca. Derse hazırlanırken bir mesaj bildirimi duyuldu. Ses, öyle yanlış bir zamana denk düştü ki herkes başını kaldırdı. Mert’in yüzüne bir gölge vurdu; planı, sessizliğin içinde bir çıtırtıyla dağıldı. Elif Hoca, tahtaya yazdığı soruyu yarıda bıraktı, sınıfı adımlarla yokladı, sonra sakince konuştu:
“Arkadaşlar, derste telefonun çalması yalnızca dikkat dağıtmaz; bazen güvenin de ipini inceltir. Şimdi birlikte bir yol bulalım.”
Kritik An: “Öğretmen Telefonu Karıştırabilir mi?”
Sınıfın nefesi tutulmuştu. Mert, elindeki telefonu saklayacak taş aradı ama sınıfta saklanacak yer, söylenecek yalan kalmamıştı. O an, matematik problemlerinden çok daha zor bir soru havaya asıldı: Öğretmen telefonu karıştırabilir mi?
Elif Hoca, masasına döndü ve sandalyeyi sınıfa çevirdi. “Cevabı ‘evet’ ya da ‘hayır’ olan bir soru değil,” dedi. “Burada mesele yalnızca bir cihaz değil: mahremiyet, güven, saygı. Bir öğretmen, karıştırmak fiilini yaşamına katarsa, öğrencisinin kalbinde hangi kapıları kapatır, hangi pencereleri kırar? Peki ya bir öğrenci, sınıfın düzenini bilerek bozarsa, hangi köprülerin altına dinamit koyar?”
Mert’in Stratejisi ve Kalemin Ağırlaştığı An
Mert içinden hızla hesap yaptı: Telefona el konulursa, veri kaybeder miydi? Öğretmen içeriğine bakarsa, kişisel sınırlar ihlal olur muydu? “Hocam,” dedi, sesi sandığından sakin. “Telefonumu kapatıp çantama koyayım. Ders bitiminde birlikte bir protokol yazalım: Bende ihmal var; siz de prosedürü netleştirin. İçeriğine bakmaya gerek yok.”
Bu, Mert’in stratejiydi: Somut, ölçülebilir, risk azaltıcı. Sınıf, tabağı yeni açılmış bir sessizlik gibi baktı ona. Tam o sırada Derya el kaldırdı.
Derya’nın Empatisi: Bir Kalbin Gölgesi
“Hocam,” dedi Derya, “Mert’in yüzündeki çizgiyi gördüm. Galiba mesaj önemliydi; belki ailevi bir şey. Biz iki şey aynı anda yapabilir miyiz? Kuralı koruyalım ama Mert’in mahremiyetini de.” Derya’nın sesi kırılgan bir camı koruyan el gibiydi. “Belki Mert, içeriği göstermeden yalnızca ‘acil’ olup olmadığını teyit edebilir. Biz de derse devam ederiz. Ders bitince sınıfça bir ‘telefon sözleşmesi’ yazarız. İçinde rıza, saygı ve şeffaflık olsun.”
Elif Hoca gülümsedi; bir öğretmenin gülümsemesi bazen yeni bir ülke keşfi gibidir. “İşte aradığım köprü,” dedi. “Kuralın özü, birbirimizin güvenliğini ve odaklanmasını korumaktır. Cezanın değil, dengenin peşindeyiz.”
Sınıf Sözleşmesi: Rıza, Sınır, Şeffaflık
Tahtaya üç kelime yazdılar: Rıza – Sınır – Şeffaflık. Elif Hoca, “Öğretmen telefonu karıştırabilir mi?” sorusunu başlığa çevirdi ve altına maddeler aktı:
- Derste telefon, sessizde ve çantada kalır. Acil durumlarda öğrenci, öğretmene haber vererek kısa bir kontrol yapabilir.
- Öğretmen, öğrencinin içeriğine bakmaz; yalnızca sınıf düzenini sağlamak için gerekli sınırı hatırlatır.
- İhlalde, ceza değil onarım yaklaşımı esastır: Özür, telafi ve ortak öğrenme.
- Her dönem başında sınıfça tekrar müzakere edilir; herkes söz alır, söz verir.
Metin ortaya çıktıkça sınıfın yüzleri açıldı. Mert, telefonu kapatıp çantasına koydu. Derya, defterinin arasına beyaz bir sayfa ekledi: “Sınıfımızın Mahremiyet Manifestosu.”
Kalpteki Cevap: Karıştırmaktan Çok, Anlamaya Yaklaşmak
Elif Hoca, metni bitirince sınıfa baktı: “Bugün yasa ve yönetmeliğin ötesinde bir şey yaptık,” dedi. “İnsan olmanın haritasına bir işaret daha koyduk. Öğretmen telefonu karıştırabilir mi? sorusu, artık bende şöyle yankılanıyor: ‘Birbirimizin hayatını karıştırmadan nasıl anlaşabiliriz?’”
O gün dersin sonuna kadar kimse telefonunu düşünmedi. Çünkü sınıf, bir kural ezberlememişti; bir değeri birlikte kurmuştu. Mert, çıkışta öğretmenler odasının kapısında durdu: “Hocam, sözleşmenin dijital bir kopyasını yapıp tüm sınıfa yollar mıyız? İmzayı herkesin görmesi, anlaşmayı güçlendirir.” Stratejik akıl çalışıyordu; süreç şeffaf olursa ihlal azalırdı. Derya da ekledi: “Yanına küçük bir ‘duygu alanı’ koyalım. Herkes kuralların kendisinde hangi duyguyu uyandırdığını bir kelimeyle yazsın. Böylece yalnızca aklı değil, kalbi de imza atar.”
Elif Hoca başını salladı: “İşte eğitimin iki kanadı.”
Okurun Kalbine Soru: Sizin Sınıfınız Nasıl Bir Yer Olsun İstersiniz?
Şimdi sıra sizde. Öğretmen telefonu karıştırabilir mi? sorusunu kendi anılarınızda, değerlerinizde, çocuklarınızın veya öğrencilerinizin gözlerinde tartın. Sizin sınıfınızda rıza nasıl yaşar, sınırlar nasıl çizilir, şeffaflık nasıl konuşulur? Mert’in stratejisini mi güçlendirirsiniz, Derya’nın empatisini mi büyütürsünüz, yoksa ikisini aynı masada mı buluşturursunuz?
Yorumlara bir satır bırakın: “Ben olsam…” diye başlayan cümleler kurun. Belki de bu yazının altından, okulların koridorlarına uzanan bir sözleşme filizi büyür. Çünkü bazen bir sınıf, bütün bir toplumun küçük maketidir; orada kurduğumuz denge, dışarıdaki dünyaya taşar. Ve belki o zaman “karıştırmak” yerine “anlamak” kelimesi, eğitim dilimizin en sevilen fiili olur.
Son Cümle
Kural, kalbi unutursa sertleşir; kalp, kuralı unutursa dağılır. Sınıfımızı adaletle ısıtmak için ikisine de ihtiyacımız var. Peki sizce denge nereye kurulur?